27 Ocak 2008 Pazar

Blood and Chocolate (2007)

Yönetmen: Katja von Garnier
Görüntü Yönetmeni: Brendan Galvin
Senaryo: Ehren Kruger,Christopher Landon
Müzik: Reinhold Heil,Johnny Klimek
Oyuncular:Agnes Bruckner,Hugh Dancy,Oliver Martinez
Not: 4/10

Dün gece televizyonda vakit geçirmek için izleyecek birşeyler ararken Digitürk'te bu filme rastladım. Kurt adam ve vampir filmlerine olan merakım nedeniyle izleyeyim dedim ama pişman oldum. Karşıma o kadar klişe bir film çıktı ki. Bizim Yeşilçam'ımızın zengin kız-fakir oğlan imkansız aşkını kurt kız-insan adam şeklinde izliyormuş gibi hissettim kendimi. Kurt adam felsefesi arka fonda sos niyetine kullanılmış ama hikayeye hiçbir katkısı yok. Aksiyonu, gerilimi olmayan bir kurt adam filmi çekmiş yönetmen. Oyunculuklar da çok kötü. Underwold yapımcılarından denilerek reklamı yapılmış ama Underworld bunun yanında başyapıt gibi kalıyor. Tek güzel bulduğum yönü kurda dönüşme sahnelerinin kötü efektlere rağmen fikir olarak hoş olması.

Novak Cokoviç - 2008 Avustralya Açık

Novak Cokoviç kariyerinin ilk grand slam şampiyonluğunu Avustralya Açık 2008'de kazandı. Roger Federer'i izleyemediğim maçta 3-0 yendikten sonra finalde turnuvanın en büyük sürprizi olan Jo-Wilfried Tsonga'yı 3-1 yendi. Çok keyifli, gerçekten güzel hareketlerin olduğu bir maçtı. Cokoviç çok daha teknik ve komple bir tenisçi olarak hak edilmiş bir galibiyet aldı. Tsonga çok güçlü servislere ve etkili forehand vuruşlara sahip ama Cokoviç, Federer gibi isimleri yenmek için tenisini biraz daha geliştirmeli. Bu potansiyele fazlasıyla sahip. İlerideki turnuvaları daha bir merakla bekliyorum. Özellikle Cokoviç - Federer rekabeti çok keyifli olmaya aday.

Bir de not olarak Cokoviç'e ne kadar gıcık bir aileye sahipmişsin be kardeş demek istiyorum :)

Atonement (2007)

Yönetmen: Joe Wright
Görüntü Yönetmeni: Seamus McGarvey
Senaryo: Christopher Hampton
Müzik: Dario Marianelli
Oyuncular:James McAvoy,Keira Knightley,Saoirse Ronan,Romola Garai,Vanessa Redgrave
Not: 7/10

Bu sene iş yoğunluğundan dolayı sinemayı eskisi kadar yakından takip edemedim. Özellikle Oscar mevsimi yaklaştıkça vizyona giren ödül adayı filmlerin hemen hemen hiçbirini izlemedim denilebilir.

Altın Küre'yi kazananlar açıklandı,BAFTA-Oscar ve sinema derneklerinin adayları da belli oldu. Her sene olduğu gibi belli filmler öne çıkmış durumda. Bunlardan biri de Altın Küre'de drama dalında en iyi film seçilip Oscar'larda da en iyi film adaylarından biri olan Atonement.

Atonement, Ian McEwan'ın romanından Christopher Hampton tarafından uyarlanmış. Yönetmeni ise seyretme fırsatı bulamadığım Pride and Prejudice'ın yönetmeni Joe Wright.

Film 2. Dünya Savaşı öncesi İngiliz kırsalında bir malikanede yaşanan bir günün 13 yaşındaki Briony, ablası Cecilia ve hizmetçilerinin oğlu olan sevgilisi Robbie'nin hayatlarını nasıl etkilediğini anlatıyor. Robbie, ailenin parası ile üniversitede okumaktadır. Cecilia ile birbirlerine aşıktırlar ama filmin başında duygularını henüz tam olarak birbilerine açamamışlardır. Robbie'ye platonik bir ilgi duyan Briony, ablası ve Robbie arasında yakınlaşma çabalarına tanık olur ve yanlış anlamalar başlar.En son ablası ve Robbie'yi sevişmeye çalışırlarken görünce bu yanlış anlamalar doruk noktasına ulaşır.O gece evde kendisinin doğum günü kutlaması için verilen yemek sonrası çıkan olaylarda genç adamı yapmadığı birşey ile suçlayarak herkesin hayatını değiştirecektir.

En son söyleceğimi en baştan söyleyeyim, Atonement beklediğim kadar iyi bir film değil. Ama kesinlikle izlemeye değer. Özellikle filmin insanların bütün hayatını etkileyen günü üç kişinin gözünden anlattığı ilk yarısı, çok güzel bir görüntü yönetimi ve etkileyici bir müzik ile oldukça umut verici. Filmin ikinci yarısı ise bambaşka bir havaya bürünüyor. Robbie'nin 2. Dünya Savaşı ile askere gitmesi ile Cecilia'ya duyduğu özlemi savaş sahneleriyle paralel olarak oldukça güzel anlatmış Joe Wright. Romanı okumadığım için detaylı yorum yapamıyorum ama edebiyat uyarlamalarının sinemaya aktarılmasında en zor taraf olan tasvirler ve geriye dönüşler çok başarılı kullanılmış. Teknik olarak mükemmele yakın bir iş yapılmış ama filmin en zayıf tarafı olan hikaye filmin kendisinin de çok iyi olmasını engellemiş. İlk yarıda merak unsuru ve gerçekten özel bir yönetmenlik başarısı ile nispeten ilgi uyandıran hikaye ikinci bölümde gitmiyor. Açıkçası ikinci yarının sürpriz finaline kadar olan bölümü bence çok daha kısa olabilirdi.

Oyunclara gelince James McAvoy filmin ikinci yarısının gitmemesinin sebeplerinden birisi. Robbie'nin Cecilia'ya duyduğu aşkı kendisinin oyunculuğu ile değil, yönetmenin başarısı ile hissedebildim. Keira Knightley ise her zamanki gibi başarılı. Filmin oyunculuk açısından cevherleri ise Briony'nin üç ayrı yaşını canlandıran aktrisler. Özellikle 13 yaşındaki halini oynayan Saoirse Ronan mükemmel.

26 Ocak 2008 Cumartesi

Mariya Şarapova - 2008 Avustralya Açık

Mariya Şarapova bu sabah Ana İvanoviç'i 7-5, 6-3 lük setlerle 2-0 yenerek kariyerinin 3. Grand Slam şampiyonluğunu kazandı. Böylece bu şampiyonaya 5 numaralı seribaşı olarak katılmasına yol açan düşüşteki kariyerine yeni bir ivme kazandırma fırsatını yakaladı.

25 Ocak 2008 Cuma

En İyi 10 Filmim

En sevdiğim 10 , en nefret ettiğim 5 gibi listelere bayılırım. Dergilerde, gazetelerde ne zaman böyle listeler görsem hemen merakla okurum. Keza yıl sonlarında yayınlanan yılın en iyi 10'u,en kötü 5'i gibi listeleri okumak da çok keyiflidir.

Arada ben de defter-kalem böyle listeler yaparım. Blog sahibi olmanın en güzel taraflarından biri de sanırım böyle listeleri buradan paylaşabilmek olacak.

Seyrettiğim filmler arasından seçtiğim gelmiş geçmiş en iyi 10 film listemle başlıyorum. Bu listeye girecek kadar beğendiğim başka filmler olduğunda iletiyi güncelleyeceğim.

1 - 2001:A Space Odyssey (1968) - Stanley Kubrick
2 - Persona (1966) - Ingmar Bergman
3 - Fa Yeung Nin Wa / In the Mood for Love (2000) - Wong Kar Wai
4 - Fight Club (1999) - David Fincher
5 - Sunset Blvd. (1950) - Billy Wilder
6 - Dr. Strangelove (1964) - Stanley Kubrick
7 - Vertigo (1958) - Alfred Hitchcock
8 - One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975) - Milos Forman
9 - Mulholland Dr. (2001) - David Lynch
10- The Graduate (1967) - Mike Nichols

23 Ocak 2008 Çarşamba

Heath Ledger (1979-2008)



Bu sabah okuduğum bir haber beni gerçekten şok etti. Kendi kuşağının en iyi aktörlerinden biri olarak gösterilen Heath Ledger New York'taki evinde dün gece ölü bulunmuş. Ölüm nedeni olarak aşırı miktarda uyku ilacına bağlı olarak kalp krizi geçirmesi gösteriliyor.

Kendisinin bu yaz yeni Batman filmi Dark Knight'ta -fragmanından izlediğim kadarıyla inanılmaz başarılı- Joker rolünde performansını merakla bekliyordum. Her türlü ölüm acıdır ama henüz 29 yaşında Brokeback Mountain, The Brothers Grimm, A Knight Tale, The Patriot, 10 Things I Hate About You gibi filmlerde çok başarılı performanslar çıkarmış, geleceği de çok parlak görünen bir insanin ölümü daha da üzücü.

RIP Heath.

22 Ocak 2008 Salı

My Blueberry Nights (2007)

Yönetmen: Wong Kar Wai
Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji
Senaryo: Wong Kar Wai,Lawrence Block
Müzik: Shigeru Umebayashi
Oyuncular:Norah Jones,Jude Law,David Strathairn,Rachel Weisz,Natalie Portman
Not: 9/10

Wong Kar Wai en sevdiğim yönetmenlerden biridir. In the Mood for Love ise en iyi 10 filmim listesine rahatlıkla girer.

Favori görüntü yönetmeni Christopher Doyle ile kurdukları ortaklıkla sinemada izlediğim en güzel görüntülerden bazılarını armağan etmişlerdir bana. Özellikle In the Mood for Love'da müzik ve görüntüleri eşsiz bir uyumla kullanarak, bugün bile anımsadıkça yüreğimi titreten aşk hikayesini anlatan bir başyapıt yaratmıştır. Arkasından gelen 2046 de çok iyi bir film olmasına karşın In the Mood for Love'dan sonra aynı etkiyi vermiyordu.

Çinli ustanın bundaki sonraki filmi olarak açıklanan My Blueberry Nights hakkındaki haberleri uzun süredir takip ediyordum. Cannes film festivali gösterimi sonrasında da hakkında eleştirileri merakla okudum. Genel olarak film beğenilmesine karşın yönetmenin Amerika'da çektiği bu filmle köklerinden uzaklaşarak daha önceki başarılarından uzakta olduğu fikri hakimdi.

Geçtiğimiz haftalarda eşimle gidecek film seçmeye çalışırken, filmin Benim Aşk Pastam gibi oldukça saçma bulduğum bir isimle nihayet vizyona girdiğini gördük ve hemen izlemeye karar verdik.

Konusunu çok genel olarak özetleyecek olursam ; film Norah Jones'un canlandırdığı Elizabeth karakterinin uğradığı aşk ihanetinin acısından Jude Law'un cafesinde , onunla sohbet ederek kurtulmaya çalışması ile başlıyor. İkisi arasında bir yakınlaşma başlasa da Elizabeth daha önceki yaşadığı aşk acısının hemen ardından yeni bir ilişki ile yüzleşmeye hazır değildir. New York'ta yaşayan Elizabeth , Amerika içinde yolculuğa çıkarak , çeşitli yerlerde çalışarak kendisi tanımaya ve ne istediğini bulmaya çalışır. Yolculuk sırasında ise çok değişik karakterlerde insanlarla tanışacaktır.

Kar Wai bu kez kendi kültürüne ait bir hikayeyi anlatmıyor.Sinemasını sevdiğini çok kereler belirttiği Amerika'yı ve onun kültürüne ait bir hikayeyi anlatmayı deniyor. Çoğu eleştirilerde başarılı bulunmuyor ama ben filmi çok sevdim. Ustanın Chungking Express , In the Mood for Love gibi büyük başyapıtları seviyesinde değil ama onların hemen ardından gelen alçakgönüllü , anlattığı pastaların lezzetinde şeker gibi bir film. Christopher Doyle'in yerini alan bir başka büyük görüntü yönetmeni Darius Khondji'nin mavinin tonlarıyla bezenmiş nefis görüntüleri, Norah Jones'un olduğu filme yakışan çok güzel müzik çalışması filmi izlemeyi çok keyifli bir işitsel ve görsel deneyim haline getiriyor. Ana hikaye ve Elizabeth'in yolculuğu sırasında anlatılan yan hikayeler In the Mood for Love kadar vurucu değil , ama yine de ilgi çekiciler ve kendilerini merakla izlettiriyorlar.

Oyunculara gelince , Norah Jones ve Jude Law iyiler. Yan karakterlerde David Strathairn,Rachel Weisz ve Natalie Portman mükemmel oynuyorlar ve oynadıkları karakterleri unutulmaz kılıyorlar. Özellikle Natalie Portman'ın kumarbaz pokercisi mutlaka izlenmesi gereken bir karakter.

17 Ocak 2008 Perşembe

Can Kıraç



Bu akşam NTV'de Haydi Gel Bizimle Ol programının konuklarından biri de Can Kıraç'tı. Can beyi uzun zamandır ekranlarda görmemiştim. Atatürk'e ve cumhuriyetin ilk dönemlerine son zamanlarda iyice artan eleştirilerin içimi iyice kararttığı böyle bir dönemde Atatürk'ü görmüş gerçek bir cumhuriyet çocuğu olan Can Kıraç'ı dinlemek gerçekten iyi geldi. Türban konusu tartışmaları son 10 senedir olduğu gibi yine kısır döngüye girmiş olsa da bazı düşüncelerimi Can beyden de duymak güzeldi. Türban'ın dinimizin emri olduğunun ileri sürülmesinin nedenlerinden biri olarak da kadınların erkeklerin dikkatini çekmemesi,onlardan uzak durması olarak gösteriliyor çok bilmiş din ulemaları tarafından. Ama nedense türbanlı kızların çoğunluğu başlarını örtmek dışında bütün dikkatleri kendi üzerlerine çekmek için giyiniyorlar. Bu bende açıkçası bir samimiyetsizlik duygusu uyandırıyor.

Neyse bu konuları ve Can Kıraç'ın da değindiği ekonominin durumunu ileride daha geniş olarak yazarım diye düşünüyorum. Bu iletiyi yazma nedenim Can bey gibi insanların hala seslerini çıkarabilmelerinden duyduğum mutluluk hissidir. Kendisine uzun ve sıhhatli ömürler diliyorum.

İlk İleti

Web2.0 teknolojilerinin interneti kullanmamda yaratacağı farklılaşmaları açıkcası mesleğim de bilgi teknolojileri üzerine olmasına rağmen fark etmem kolay olmadı. Önce ek$i sözlüğü, sonrasında takip etmeye başladığım onlarca blogları keşfetmek çok farklı bir deneyimdi. Ve bunların hepsi insana ben de yazmalıyım duygusu veren şeyler. Ama özellikle yazma konusunda çok tembel bir adam olduğumu bildiğim için (ek$i sözlüğe yazar olup çok az yazarak da kanıtladığım gibi!) devamlı kendime ait bir blog yazmaya başlamayı erteledim.

Ama şimdi başlıyorum, bana yazma isteği veren herşey hakkında yazmayı planlıyorum. Umarım bu gerçekleştirebildiğim planlarım arasına girer.